Evlilik Teklifi ve Çıta Mevzuları

Uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

2010'daki yüksek öğrenim mezuniyeti ve sonrasındaki 8 senelik mülakatlar serisinin ardından kamu işçisi olarak işe giriş.. Bu zorlu sürecin son yıllarında sınavlara yoğunlaşmaktan ötürü aksattığım bir çok şeyden birisi de blog'um idi.


Buraya tekrar yazmama sebep 2 hafta önce Bursaspor maçında ettiğim evlilik teklifi :)
(1 Eylül 2019 Pazar)





2018 yılı sonrasında öncesindeki dikenli yolların mükafatı niteliğinde zamanlar yaşıyorum, yalan yok hala şaşkınım. (NazarBoncuğu) 

Bu mükafatların son ve en önemli halkası, aynı zamanda hikayemizin başrolünün adı Selin. 

Teklif öncesi süreci yazmaya başlarsam hayatınızdan günler heba olur, o yüzden o kısımları atlıyor doğrudan teklif sürecine geçiyorum. (Yar deyince kalem elden düşmüyor)

Teklif Yöntemi Karar Aşaması

En avantajlı olduğum ve bu yüzden en dezavantajlı olduğum konudur bu kısım. O yüzden en zor kısım diyebilirim. 

Bilenler bilir, tribün eşrafından arkadaşlarımızla yıllar önce eşin dostun evlilik tekliflerine bazen meşale bazen beste olduk. Sonrasında ise bunlara güzel tepkiler aldık. Coşkulu ve farklı oluşu, sokakları tribüne döndürüşü, alışılagelmişlikten farklılığı cezbedici geliyordu geri dönüşlerden anladığımız kadarıyla. 

Sonrasında bu farklılığı ticari anlamda değerlendirebileceğim kanısına ulaşarak, şehrimizin de kartpostal ötesi güzelliğini içine katarak el emeği pankartlarla, coşkulu evlilik tekliflerine vesile olduk.


Sanal Reklam :) 

Hal böyle olunca çıta, çıta, çıta mevzularında biraz farklı noktalara sürüklendik ve günü geldiğinde kendim için gerçekleşecek evlilik teklifi olayları biraz sakata geldi :) 

--- 
Bu noktada biraz eskilere gidelim. 


Pankartla yeni yeni tanıştığımız seneler 2007
2-3 sene öncesinde ''Adamlar ne güzel organize oluyor, ellerini aynı anda kaldırıp indiriyorlar'' diye kıyıdan izlediğim açık tribünün ortasında Altes tribünü var. Okuldan kaçıp yeni yeni maçlara geliyor ulaşmayı belki de imkansız olarak görüyorum.. Her maç bir koltuk kaya kaya oradaydım bir süre sonra. Güzel bir abi kardeş ortamında Liseli Altes üyesi olmuştum. Neredeyse her gün 10-15 kişi yetişkini çocuğu beraberdik stadda sokakta.. Çizimden anlayan arkadaşların klavuzluğuyla ilk o sıralar aldık elimize fırçayı.. 
 Sonrasında da bağımlılık yaptı.

Eski stadyumun son dönemlerine koltukları, blokları, telleri karış karış bilir hale gelmiştik. 




Sevdan Bir Ateş, Aşk Siyah Kırmızı, T.U.Y.K.G.S.K. koreografilerini hazırlarken ''Yeryüzünde bunca hazırlığa layık olacak bir beden var mıdır?'' düşünceleriyle çok kez geceyi sabah ettiğimiz oldu.




Zamanında tezahürat yok iken organize tribün yapışımız, maksimum yolu ilçe olanlara tebessüm edip şehirlere taşmamız, koreografi hiç boyutlu iken yapılan koreografilerimiz.. 
Yani sevdamızı başka'larından farklı yaşayışımız Amigo Orhan'lardan, Ayder Grubu'ndan geliyordu bizlere.. 




Dünya'da ilk kez tribünde koreografi ile yapılacak bir evlilik teklifi, 
Bu da Eskişehir'e layıktı.. 

---

Yukarıda yazdığım iki bölüm ''Çıta'' ve ''Hayal'' yapılan evlilik teklifinin alt yapısını oluşturuyor diyebilirim. Fakat bu yine de yeterli değildi.. 

''Yeryüzünde bunca hazırlığa layık olacak bir beden'' tüm mesele buydu bana göre. 
O da Selin'di, değerdi.  Fakat bu yine de yeterli değildi.. 

Selin eğer o stadyumda her hafta yer almaktan zevk alan, kaybedilen bazı maçlarda gözleri dolan, sosyal hayatta Eskişehirsporlu kimliği birçok sıfatının önüne geçen birisi olmasaydı ben böyle bir teklife girerek bencillik yapamazdım. O'na deplasman gelen değil ev sahibi hissedeceği yerler seçmek gerekirdi bana göre. (Neyse ki ikimiz de ev sahibiydik, bu bir avantaj..) 
O 'nda bu özellikler vardı. Fakat bu yine de yeterli değildi.. 

Son zamanlarda ''Benimle Evlenir Misin'' yazan pankartların bile veto yediği, tribünde açılmasına izin verilmediği maçlar vardı. İlk olarak emniyet kısmının çözüme kavuşturulup harcanacak emeklerin maç günü heba olmaması gerekiyordu. Bu aşamayı netleştirmeden en yakın arkadaşlarıma bile konuyu açmamaya çalıştım. Çünkü büyük bir istekle niyetlenip sonunu göremediğimiz şeyler derin yaralıyordu. Sağolsunlar kulüp ve emniyetten bu konuda gönülden destek gördüm ve gerekli izinleri aldım. Fakat bu yine de yeterli değildi.. 

''Sı.arım senin aşkının ızdırabına'' demeyecek arkadaşlar lazımdı. Birçoğunun belki kendi teklifinde bile harcamadığı ya da harcamayacağı emeklerine ihtiyacım vardı. Üstte saydığım maddelerin tümü pozitif olsa bile onlar olmasa ömrümüzün son demlerine anca yetiştirirdim teklifi tek başıma :) Varolsunlar, süreci 3-5 güne düşürdük. 

Onlara da günlerce okuyacağınız methiyeler düzebilirim, şimdilik affola :)

Şimdi hazırız, yeterliyiz.. 



--- 

Teklifin Senaryosu 

Koreografi ve pankart olaylarında bir nokta vardır, tribüncü dostlar iyi bilir. Bir pankart veya koreografide eğreti duran birşey varsa onu düzeltmek ve tamamlamak için kafayı yersin, yeri gelir düzeltemez o çıkmaz sokaktan geri dönersin. Bazen de belki de ilk fikir ''Olay budur, düşünmeye bile gerek yok'' hükmündedir, herkesin içine siner ve tümüyle cuk oturur. 

Benim açımdan daha önce en zorlanacağımı düşündüğüm, zorlama bir taslak olmasını istemediğim nokta fikir aşamasıydı. Neyse ki isimlerimiz bu kısmın çok çabuk ''Cuk'' oturmasına imkan verdi. Baş harflerimiz ''ES''i oluşturuyordu. Oradan kafamda yakaladığım taslak kısmını ''Harflerimiz bir ömür yan yana yazılsın mı'' olarak netleştirdim. Emniyet izinleri sonrasında mevzuyu arkadaşlara açtım ve fikir ve yardımları konusunda onaylarını aldım. (Fatma - Burak, Gökhan - Seda gibi isimlerimiz olsa farklı yollar gerekebilirdi :)

Kurum içi eğitim dolayısıyla yaklaşık 1 ay Eskişehir'e gönderilişim muazzam bir fırsattı. Arkadaşlarım şehir dışında oluşum sebebiyle bensiz de yaparlardı belki ama ben buna razı gelmezdim, emeğimi katmam önemliydi.


Koreografi hazırlık süreçlerinin yoğunluğu ve yoruculuğu gizlenemeyecek kadar büyük olur. O yüzden benim ''Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım''larda patlama olasılığım bir hayli yüksekti. Sezon başı olması sebebiyle Kuzey Kale arkası pankartlarının yenilenmesi toplantısında, bir anlık gazla ''Koreografi'' yapalım dendiğini ilettim Selin'e..  Böylelikle kendime olabildiğince geniş bir hareket alanı sağladım.

Arkadaşlarıma meseleyi ilk açtığım gün toplantıda telefon görüşmesini kısa kesmem, koreografi içeriğini merak ettiğinde ''Yapılınca görürsün. Tribün raconu bu, kimseye söylenmez.''noktalarında bir miktar trip kurbanı olsam da sonunda hepsinin silineceğini bilmenin ayrı bir tadı vardı. 


Çalışmaların son günü (maçtan bir gün önce) işten çıkınca stadyuma gelmesi olasılığına karşılık yalancı taslağımız bile hazırdı. Yukarıda ''Rüzgar ol fırtına ol'' aşağıda şeritlerle ''ESKİSİ GİBİ ES'' yazacaktı. Geldiğinde göreceği S harfi o yazının son parçasıydı. Maç günü ve önceki gün herkes bunu yapıyormuşuz gibi davranacaktı, çünkü babasıyla birlikte Kuzey Kale arkası tribündeydi kombineleri. Neyse ki çalışmaya teşrif etmedi ve milyonda bir de olsa olası patlama riskinden uzaklaşmış olduk.  

---

Maç Gününe hazırdık.

Teklifleri başarılı kılan en önemli şey Yıldız Tilbe'nin de dediği gibi ''Ummadığım Anda'' meselesidir. İstenildiği kadar dünyanın en görkemli hazırlığı yapılsın, yatlar katlar helikopterler seferber edilsin, türlü fantastik düşünceler olsun.. Eğer hatun kişi bu olayın o gün gerçekleşeceğine kanaat getirdiyse ne olursa olsun başarısız bir tekliftir bana göre.  (Başarı oranı %49)

Aksine hiç bir hazırlık olmadan, ani bir teklif çok daha başarılı. (Başarı oranı %51)




Yüzün şekilden şekile girişi, ellerini koyacak yer bulamayış, donakalış.. 
O anları en güzel yapan, en tarif edilemeyen, cevabın ''Evet'' oluşu kadar güzel duygular..



''Yüzün şekilden şekile girişi, ellerini koyacak yer bulamayış, donakalış''ı sağlayan olumsuz etkenlerimiz vardı çok şükür, fırsata çevirdik. 

Bunlardan ilki benim passolig boykotumdu. 
Birlikte maça gidememek ilişkimizin en ciddi ve karmaşık, aynı zamanda da kendisinin affına sığındığım tek konu. 

8-9 sene kullandığı sigarayı henüz 1. ayımız dolmadan, ''Hiç yakışmıyor'' gibisinden ufak serzenişlerim sonrası kendi isteğiyle tek seferde bırakışı yanında benim pasolig almamın kıymeti bile yok bana sorarsanız. Ama yanlıştan ziyade çok yanlış geliyor sistem, ömür boyu affına sığınacağım.. 



Bu durumdan ötürü stadyuma giremeyişim, 
Stadyumda, maç anında teklif edeceğim düşüncesini O'ndan uzak tutuyordu. 

O gün stada koreografi görevlisi kimliğiyle girecek olmam ve birlikte maç izleyecek olmamız ihtimalleri O'nun başını döndürdüğü sırada biz başka planlar döndürüyorduk :)

2. etken ise bu tür organizasyonları ticari anlamda da yapmamdan ötürü, zamanı geldiğinde edeceğim teklif konusu açıldığında ''Ben pankartlı, kalabalık içinde teklif istemem'' düşüncelerini vermişti ince ince.. 
Eskişehirspor - Bursaspor maçı ve koreografi.. 
Yok canım ne kalabalığı, ne pankartı?? :))  
(Sonradan anladım ki hanımefendi bana yansıtmasa da hayali birçok tribün tozu yutan insan gibi tam da böyle birşey imiş.
Kandırıldık..) 

--- 

Maç günü geldiğinde saatler öncesinde stadyuma girerek ince detayların tekrar üzerinden geçtik. 



Koreografi başlamasına az kala yanlarına gittim. Babasıyla birlikte oturacakları bölüme yöneldik. 

Dedim ''koreografi için yeterli adam çıkmadı, seninle VIP tribüne geçip fotoğraf video işini bizim çözmemiz lazım''. ''Ben oraya nasıl geçeceğim'' dedi mühendis beyin ''Gel'' dedim, hallederiz. 

Kale arkası tribün saha giriş kapısı ile VIP saha giriş kapısındaki güvenlik hanımlara ''Kolay izin vermeyin geçmemize, çakmasın'' demiştim. Sağolsunlar tatlı bir zorluk çıkardılar ve ''Hadi bu seferlik geçin'' ile olay yerine doğru intikal ettik. 

Bizim ilk kapıdan çıkışımız bir işaretti ve siyah kırmızı şeritler arkamızdan inmeye başladı tribünde. Başla dedim videoya..

Sonra sağa bakıyorum, sola bakıyorum o anların videosunu çekecek, yüzüğü uzatacak Gökhan piyasada yok. Ufak bir afallama sonrası yanlış merdivenlerde durduğumuzu farkettim ve doğru yere doğru ''Şurdan daha güzel çıkar'' bahanesiyle yönelttim. 


Oraya yönelirken videoya devam edişine, görev bilincine hayran kaldığımı da ayrıca belirtmeliyim :)

Doğru yere ulaştığımızda baktım hafif sallanıyor video, aldım ben çekeyim diye. Sonra dedi ''senin elin titriyor ver ben çekeyim'' 

Siyah kırmızı şeritler açıldı, E ve S harfi belirdi.. Anlamasın diye ''S harfi ortaya gelecekti, yanlış açtılar E S K yazacaktı'' dedim. Hadi ya, tüh müh derken az sonra soru işareti ve ''Harflerimiz bir ömür'' pankartı da açıldı. Baktım hala çekiyor, anlamadı ya da şoka girdi. Çünkü ortadaki pankartta sevdiği karikatür kahramı ''Fırat'' vardı. (O'na jest olsun diye koyduğumu düşünmüş, o ara E S K yanlış açıldı E K S yazarsa ne diye döndürürüze kafa yormuş, sonradan öğrendim.) Baktım herşey hazır gram tepki yok, video çekmeye devam ediyor..

Yüzüğü istediğim hemen arkada konuşlanan Bekir'den ve jetonun düşmesini o an sağlayabildim. ''Evet'' dedi, şaşkınlığını koluyla desteklediği bir şekilde. Akabinde Eskişehir tribünlerinin yıllardır en fazla aranan, arkadaş çevremde yüksek rakamlara teklifler alan,  ''Evleneceğim kişiye hediye edeceğim'' diyerek sakladığım, takmaya kıyamadığım atkıyı da çiçek niyetine takdim ettim kendisine. 




O anlarda arka planda da Mahmut Çınar ''Geldin'' çalıyordu. 
Bizim şarkımız.. 

Kale arkası tribüne dönerek şeritlerin altından geçtik ve babasının yanına geçerek elini öptük. İyi niyetine inanarak, bilgisi olmadan koreografinin içinde bulunması farklı bir tarafıydı teklifin :)
Ama bir şekilde belli etmelerini göze alamadığımdan ötürü mevzuyu tabi ki önceden ailesine açmadım. 

---

Velhasıl kelam güzel geri dönüşler alan teklifimizin detayları bunlardı. 

Liseli kekolar (genç duruşa iltifat mı yönteme hakaret mi çözemedik) ve çocuğun adını da Latovlevici koyarlar yorumları akılda kalanlardı. Bu arada koreografilerimizin önemli bir parçası da Bursaspor sesleri olmuştur yıllardır, teklifte de ritüel bozulmadı, komşuya selamlar :)



---

''Tribüne böyle şeyleri sokmayın'' gibisinden düşünceler var, saygı duyarım. 

Ancak ben zamanı geldiğinde tadacağım ölümün bile Eskişehirspor peşinde giderken gelmesini dilerim yıllardır.. 

O ölümden de bu aldığım ''Evet'' kadar tat alacağımdan şüphe olmasın :)

---

Gelelim asıl meseleye,
''Çıtayı arşa çıkardın be reis'' 

Buna katılmıyorum,

Sevdiğinin kişinin seni seviyor olması çıtanın en yüksek halidir zaten. 
Gerisi fasa fiso, 
Gerisi ''Ummadığım Anda'' :)



Başka bir şey..

‘’Aşk tek kişilik yalnızlığa iki kişi sığmaktır’’ derler.

Peki ya yalnız olmayan onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca insanın;
bir forma, bir flama, bir pankartta
bir kağıt bilet, bir turnike, bir stadta
dilde beste, burunda meşale kokusunda
gündüzleri okullarda, geceleri sokaklarda, bazı bazı karakolda,
alkış yapan eller, yürümekten/koşmaktan/zıplamaktan helak olup,
her şeye rağmen bizi O’na götüren ayakta vücut bulduğu ‘’Ruh’’ ile yapılan bütünleşmeyi hangi kelimeyle açıklayabilirsiniz?

-------

İçinde bulunduğumuz dünyadan tiksinmemizi, bavulumuzu toplatıp öbür tarafa gitmemizi sağlayan, yaşanan onlarca şey, alınan yüzlerce haber,  görülen binlerce fotoğrafla karşılaşıyoruz her geçen gün.
Buna karşılık bizleri hayata bağlayan unsurlar aile ve sevdiklerimiz çerçevesinde sabit kalmakla birlikte nadir de olsa yaşanan bir olay, alınan bir haber, görülen bir fotoğraf karesi umutlarımızı yeşertebiliyor güzel dünya adına..

2 Ekim 2016’da bunca samimiyetsizliğin, bunca rantın, bunca pisliğin içinde Eskişehirspor-Boluspor maçın sırasında çekilen bir fotoğraftan ötürü şişiriyorum beyninizi.
Eskişehirspor özelinde gözükse de bu fotoğraftaki çocukların rengi yok; birçok ülkede, birçok şehirde rastlayabilirsiniz onlara.

Ama hakim olduğumuz taraf olan Eskişehir’den yapalım fotoğrafın analizini, izninizle..
Kimimiz babadan, kimimiz sonradan,
Kimimiz stadyum, kimimiz uzaktan,
Kimimiz şans eseri, kimimiz film gibi..
Tanıştık Eskişehirspor’la.

Kimimiz Gegic’le, kimimiz Arca İsmail’le
Kimimiz Orhan’la, kimimiz Ayder’le,
Kimimiz besteler, kimimiz koreografilerle
En çok da başkaldırışıyla kaynadı kanlarımız.

Futbolcunun efendisi,  taraftarın emsalsizi olduğu dönemleri yaşayanlara imrenerek bakmışımdır her daim. Kıl payı kaçan şampiyonlukların olduğu, tribünlerin sadece ‘’ES ES ES Kİ Kİ Kİ ESKİ ESKİ ES’’ diye inlediğİ, şimdi herkesi tribüncü olduğu ülkede deplasman yollarından sadece Eskişehirlilerin geçtiği yıllar..

Maçtan önceki gece stadyum kapılarında yatarak girilen uçsuz bilet kuyrukları, ülkede ilk kez yapılan koreografi mimarlarının oturduğu, kartonların dizildiği koltuklar. Pardon, o dönem koltuk yok beton tribünler. (Koltukla koreo ne kadar kolay :))

Amigo Orhan(Erpek) abimiz başta olmak üzere o günlerde yaptıklarıyla bugün övünmemizi sağlayan, güzel mirasın mimarlarına bu vesileyle de minnet duyarım, Varolsunlar.
‘’işin içine ekonomi girdi, pazarlama girdi. Sonra kendi dünyamıza döndük’’ diyerek 1970’lerde aktif tribün hayatını bırakan Amigo Orhan ve o yıllar fark yaratan Ayder grubunu yaşayabilen bir Eskişehirspor tribünleri için yeni nesillerin işi hiç de kolay değildi.

Kulüp kuruluş yıllarında tavan yapmış, tribünde yapmadığı yenilik girmediği atraksiyon kalmamış bir geçmiş her zaman üstüne koymayı gerektiriyor.

Mazinde koca bir ‘’Hiç’’ varken yapılan 3 Boyutlu koreografilerin bu kadar anlamlı olması da bundandır.
Neyse, yine mirastan yedik.

Takım düşüşte, ister istemez futbola karışan paranın karaktersizleştirdiği çarpık düzen soğutuyor insanları.
Takıma bu dönemde bağlananlar, bu dönemde bırakıp gitmeyerek günümüze taşıyanlar da ayrı bir teşekkürü hak ediyorlar.  Bağlılığın ligi olmadığını bizlere ulaştıranlar benim jenerasyonum adına büyük çoğunlukta kendileri..

Gelelim bizim jenerasyona..
Şaşalı dönemler dışında en ballı nesil olduğumuzu söyleyebilirim heralde.  Motor Meslek Lisesi’nin stadın yanında olması ve hafta içi oynanan 2.lig B kategorisi maçları sayesinde kesişen yolum ve sonrasında Marsilya UEFA Kupası maçlarına kadar atlanan ligler ve gelinen noktalar.

Mirastan yememeye gayret edip, tribünümüzün tarihindeki birçok zamanda olduğu gibi kendimizle yarışmaya devam ettik. Bu dönem yapılanların boyutu değil geçmişteki sınırlı imkanlarla yapılan işler klavuzumuz oldu.

Tabi ki bugünkü sportif anlamda düşüşün sadakati noktasında geçmiş klavuzumuz.

Gelelim yeni jenerasyona.
Bize kadar her jenerasyonda tutunacak dal ‘’dikenli de olsa’’ vardı. Bizden sonrası noktasında günümüz şartlarını düşününce insan tıkanıp kalıyor.

Prim için savaşan egoların, şekil için tribünde olan kekoların, federasyon onaylı soyguncu bankaların, kanı paranın renginde akan gevşek futbolcuların, çıkar peşindeki yöneticilerin olduğu samimiyetsiz, iğrenç bir ortam var elimizde
ve,
cezalı olduğumuz maçı televizyon da vermediği için stadyum dışındaki itfaiye kapısının altından izleyen çocuklar..

 Şiir, şarkı, hikaye, roman..
Taraftarı hor gören, futbol özeli spor dalları genelinde her türlü pisliğe bulaştıran, kin ve nefretten beslenip rant sağlayan herkese seçmeli ders olarak gösterilmesi gereken bu fotoğrafa çok şey yazılır..

----

Bir kadını/erkeği seversin, O’nunla bir ömür geçirmek istersin.
Mutlu olmak ister, O’nunla ölmek istersin. (Behzat Ç. Kadar şanslıysan mutsuzluğa da ‘he dersin)
 ‘’Git!’’ der gelir, ‘’Bit!’’ der bitiremezsin..
Güldürürsen yüzünü göstermezsin hüzünü. O ağlarsa sen..
 Ne yapacağını bilemezsin…
Sesini duyar sevinir duyamazsan teknolojinin geldiği noktanın pek de önemi yok.. (Bip’lersin.)

Hep bir reaksiyondur anlatabiliyor muyum?
Hoşlandığınız, içinizi pır pır ettirenin sizi umursamaması, sizden haberdar olmaması da dahil,
Bir bedenin 5 duyu organı 1 kalbi ile sizin kalbiniz arasında etki/tepkidir.

1 bedene 2 talip olduğunda akan kanlar, töreler bazı yörelerde,
Bedeni olmayan bu ruh ise omuz omuza verdikçe büyüyen tribünlerde..

Aynı ruhla yatıp kalkıyor, aynı ruh için kilometreler yapıyor, aynı ruh için yazılan şarkılar söyleniyor bir ağızdan tribünde.

‘’Yap’’ sevdiğini senden çok sevdiğini söyleyenlerle bir otobüs git peşinden tayin olduğu şehre
‘’Söyle’’ sevdiğini senden çok sevdiğini söylenlerin yazdığı besteyi defalarca
‘’Anlat’’sevdiğini senden çok sevdiğini söyleyenlerle O’nunla geçen günlerini..
‘’Çiz’’ sevdiğini senden çok sevdiğini söyleyenlerle sabahlara kadar kumaş üzerini, ‘’Boya’’ ardından kurduğunuz düşleri
                         ; Ondan sonra kıyaslayalım tribünü aşkla sevgiyle..

‘’Gençler intihar etmesin diye söylemediğim şarkılar var’’ diyen Yıldız Tilbe’nin yazmadığı dizeler  var ya hani, inceden onu yaşıyoruz bu ruhun peşinde..

Aşk değil, sevgi değil başka bir şey bu.
‘’Manyaklık’’  mesela.

Böylesine karşılıksız sevmek, almadan vermek bir yaradanın bir de manyakların işidir.
Allah affetsin..

Seninle olmak sana dokunmak değil ki..

Süper Lig 32. haftasında 7 Mayıs 2016 günü Gaziantepspor-Eskişehirspor arasında oynanacak maçtan bir kaç gün önce Gaziantep şehri emniyet yetkililerinin ''daha önce aldığımız cezalar örnek gösterilerek'' aldığı karar neticesinde bu kritik maçta Eskişehirspor taraftarlarının stadyuma alınmayacağı açıklandı.

Yenersek ligde kalma umutlarımızın kuvvetleneceği, yenilmememiz gereken bu maçta olmak diğerlerine oranla çok daha önemliydi ve gerek kulüp tarafından resmi yollarla gerekse taraftar tarafından sosyal medyada karara tepki olarak reaksiyon gösterildi ve ertesi gün yanlıştan dönüldü.

Yaklaşık 900 km uzaklıktaki Antep deplasmanında yerini alan Eskişehirsporlular son yılların en iyi deplasman performanslarından bir tanesine tanık oldular.

Daha önceki deplasmanlarda da bulunduğu gibi bugün de böyle bir günde stada girememe pahasına orada bulunan renkdaşımız Samet de en az Boffin'in son dakika kurtardığı penaltı kadar önemli fakat birçoğumuzun görmediğiydi.

Pinhani'nin de dediği gibi,
Seninle olmak sana dokunmak değildi ki.

Gözyaşlı plastik boya

Eskileri yad ettik dün gece.

Telefon numarası çeşitli yollarla silinmiş, belki de zamanla değişmiş dostlar aşındırdı telefonları. 

-Kimsin? sorusuyla açılan telefonlar ''Vay sen miydin?'' mahçupluğu, geçmişle kucaklaşmanın heyecanıyla kapandı. 

Gelemeyenler bir fırça da bizim için vur dedi, gelenlerden bazıları gözyaşları ile karşıladı plastik boyanın su ihtiyacını. 

Pankart bitti etrafına oturduk, anlattık da anlattık.
Forum, tanışmalar, deplasmanlar, organizasyonlar.. 

Senin en güzel yaptığın şeyi de ihmal etmedik muhabbetten, güldük bazı bazı, olduğu kadar.

Pankart yapılacağını hissettiğin maçlar öncesi hep derdin ''çalışma var mı?, yardıma ihtiyaç olursa haber ver'' diye.. 

Dün ise sen çağırdın biz geldik kardeşim. 


Ha bu arada erken gitmek zorunda kalıp karede olmayanlar da vardı. Gecenin sonunda çektık fotoğrafı..; Gerçi bunu söylememe ne gerek varsa, zaten sen de orada değil miydin? 

Hasta

Formalardaki kolda yaldızlı şekilde yazan 50'ye yakışır olması dileği, bu formaları giyecek olanların kağıt üzerindeki kapasitelerinin ve yönetimin güven vermeyen (her ne kadar kongre ortamında tazelense bile) durumu neticesinde korku ve taraftar olmanın verdiği tükenmek bilmeyen ümitlerle sezona başladık. 

Kemik yapısı neredeyse komple değişen takımda organlar iş görmeyince Skibbe sonrası İsmail Kartal vücudu harekete geçirmek adına beyin olarak doktor hoşcan ve ekibi tarafından vücuda monte edildi. 

İsmail Kartal hamlesinin takımı solunum cihazına bağlı tutmaktan öteye gitmediği ve hastanın fişinin çekilme riskinin olduğu bu dönemeçte Samet Aybaba ile bir nakil daha yapıldı. 

Ameliyat sonrası yoğun bakım niteliğindeki Konya maçında olumlu tepki veren organlar uyum sağlamış gibi görünüyorlardı; 9 haftadır bitkisel hayatta olan 50 yaşındaki hastamız Cumartesi günü oynanan Mersin maçında hastane koridorlarındaki binlercesini ve orada olamayan daha fazlasının yüzünü güldürmeyi başardı. 

Bu durum daha önceki yıllar çok koşan, Avrupa'ya gidip gelmiş bir birey için her ne kadar ufak bir şey olarak gözükse de son 1 yıldır kötüye giden yoğun bakımdaki birisi adına şahane bir durumdu. 

Doktor hoşcan ve ekibinin son operasyonunun başarılı olması ''hastayı hayatta tutması'' kadar başarıdır. Yoksa hastamız doktor halil döneminde turp gibi olup grip düzeyinde ayaktaydı; Bankalarla arasının pek iyi olduğu söylenemezdi, çok takmıştı, bataktaydı.. 

Gelişen süreçte kararı verecek olan hasta yakınları olarak doktor hoşcan ve ekibine önce güvendik fakat borcu bitirelim gribi atlatırız derken böbrekleri satacaklarını aklımızdan bile geçirmedik. 

Neyse ki an itibariyle gözlemlediğimiz kadarıyla organlar ve beyin anlaşabiliyor, hastanın sevenleri ise pozitif enerjinin dibine vuruyor.. 

Hastane koridorlarından başlayarak, ayağa kalktığında görebileceği tüm sokakları yorgun savaşçının renklerine boyuyorlar. 

O ayağa kalkacak, 
O koşacak, 
O gülecek/eğlenecek, 
O, gün gelecek belki yine üzecek.. 



Ama inancımız tamdır ki; 
Nicelerini daha tarihe gömecek, 
O tahta çıkacak; 

Tahtına çıkarmadan ölmek, bize haram olsun! 

-------------------- 

Hastane koridoru düzeyinde fiziksel olarak hastaya yakın olamayanlar var bir de.. 
İçeri girerlerse hastaya uzun vadede zararı olacağını düşündükleri pasolig virüsünün yayılmasından endişe ettiği için hastane dışından güzel haber bekleyenler.. 

Hastanın ameliyat anlarına, yoğun bakımına, parmağını oynatışına, 
Dışarıda kalmaya dayanamayıp içeri girenlerin sevinç çığlıklarına, 
Oynamalara, zıplamalara, birbirlerine kenetlenmelere televizyondan tanık olanlar.. 

 Yani nasıl anlatayım? 
Oruçlunun karşısında içilen su, yenilen yemek.. 



Deliler gibi orada olma arzusunu içinde yaşayış, 9 Aralık'taki atılacak topu/okunacak ezanı bekleyiş..
İftar vakti olan ilk maç: En uzun ve en sıcak gün tutulan bir orucun ardından içilen bir bardak su.. 

Biliyoruz ki içeridekiler ne kadar iyi olur, tüylerimiz ne kadar diken diken olursa, tutulan oruç o kadar daha anlamlı olacak. 

Bu sınava biz girdik; Haddimize değil karşımızda yemeyin, içmeyin demek. 
Hastaya moral, koridordakilere güç lazım. 

Gocunmak yok; 
Bize koyan dışarıda sevinmek değil, içeride üzülememek. 

Vitrin

Taraftarlar olarak her ne kadar hoşumuza gitmese ve kabullenmesek de futbolcuların maalesef geneli bazı maçları vitrin maçı olarak görürler. Bu maçlarda daha çok koşar ve daha çok göze hoş gelen futbol figürlerini sergilemek isterler.

Bu vitrin maçları ;
Bazen maçı yayınlanmayan alt liglerde televizyonda yayınlanan,
bazen lig farkının çok olduğu, lig bazında karşılaşmaları belki de yıllar alacak bir takım ile kupa statüsü gereği oynanan, bazen yurt/kıta dışı yapılan,
bazen de o ligde popüler olan takımlara karşı sahaya çıkılan maçlar olabiliyor.

Burada ayyuka çıkan yakışıksız durumun kaynağı günümüz futbolunun ‘’Endüstri’’ haline gelmesidir. Yeteneklerini kamuoyuna ve olası yeni ‘’Patron’’larına göstererek daha bilinen kulüplerin işçisi olmak, daha iyi maaş almak, daha yaşam düzeyi yüksek olmaktır futbolcunun derdi. 

Kazanılacak kupalara/şampiyonluklara yakınlık ve damarlardan akan kanın o kulüp renginde oluşu genelde ikinci planda birer palavralardır. Günümüz profesyonel futbolcularının tamamına yakın kısmının vitrinde ön planda olma isteğinin ilk sebebi ‘’Para’’dır.

Eskişehirsporumuzun ilk hafta oynadığı karşılaşma da ülke futbolumuzda medyanın pohpohlamasıyla vitrin hale getirilen takımlardan Fenerbahçe maçıydı. Bu tarz maçlarda alınan galibiyetler elbette ki paraya karşı kazanılan zafer olduğundan ötürü oldukça kıymetli fakat bir o kadar da yanıltıcıdır. İlk paragraflarda değindiğim üzere futbolcular psikolojik doping almışlardır.

Şöyle bir örnekleme yapalım:
Düğünler..
İnsanlar en şık elbiselerini, en şık saç sitillerini, parıltılarını/şarıltılarını bu tür özel günlerde sergilerler. Bekarlar için potansiyel gelin/damat, evliler için ise yanındakinin yanına yakışır olma halleri. Düğünün bitmesiyle ertesi gün herkes daha standart elbiselere, saç sitillerine bürünürler. Her gününü düğündeki kadar şık ve parıltılı, her düğününü diğer günlerindeki kadar sıradan ve gösterişsiz yaşayan insanlar kadar azdır her maçını vitrinmiş veya standartmış gibi gören futbolcular.

Düğünlerdeki güzellik ve yakışıklılık yanıltabilir, o gün makyaja kanarak beğenilen kişi standart bir gün o kadar parıltılı ve can alıcı gelmeyebilir.
Bkz : Veysel Sarı
Bkz : Geçtiğimiz sezon oynanan Bjk, Fb, Gs maçları

Fenerbahçe maçında takımımızda ne ektra bir sitil vardı ne de parıltı. Ya bunu sağlayamayacak kadar sıkıntılı bir durumdaydık ya da kemik kadrosu neredeyse tamamen değişen takımımız bu maça vitrin maçı gözüyle bakmadı, kestiremeyiz.

Düğüne pijamalarıyla katılan Eskişehirsporumuz Pazar günü Sivasspor maçında ise üstüne smokini çekerek parıldadı..
Her günümüz böyle şık olsun.




* Theofanis Gekas’ın 3 gol atmasından ziyade, maçın son anlarında farklı pozisyonlarda neredeyse sağ ve sol beke gelerek defansa yardımıyla top kapma çabası yaşıyla orantılı olarak takdiri hak ediyor.

Geldiği gün yaşına rağmen bende heyecan yaratmıştı.
Son dakikalarda böylesine dinamik şekilde defansa yardıma geldiği sürece 40’ına da gelse benim için sıkıntı yok; Bitiricilik var, golünü zaten atıyor..

*Gönül şu takımda 20 yaşında bir Gekas istemez mi?
 -Tabi ki ister.


Paraya boyun eğmeyiz.

Lig başlıyor..
Mevcut yönetimi ve yapılan transferleri beğenen-beğenmeyen, pasolig alan-almayan, Eskişehir'de olan-olmayan, İstanbul deplasmanına giden-gidemeyen herkes için lig başlıyor.

Rakip, taraftarını yönetime ve bilet sistemine duruşundan vazgeçirtecek(!) kadar önemli ''İsim''lerle kadrosunu oluşturan Fenerbahçe.

Kanarya sevenlerin kamuoyunda yarattığı etki, elden gelse Eskişehirspor'u sahaya çıkarmamak yönünde; Van Persie şu kadar atar, Nani bu kadar atar falan filan..

27 Eylül 2009;
Arda, Milan Baroş, Keita, Kewell ve Nonda ile 6'da 6 yapmış 18 puanla lider Galatasaray’a 7. Hafta konuk oluyorduk ve yine kaç tane yiyeceğimiz konuşuluyordu.

Ivesa, Murat Önür, El Saka, Vucko, Koray Arslan, Doğa Kaya, Bülent Ertuğrul, Mehmet Yılmaz, Burak Yılmaz, Youla'nın yer aldığı ilk 11'imizin ederi 12.350.000 Euro iken Galatasaray ilk 11'i 76.200.000 Euro idi.

38'deki Nonda golüne 56'da Mehmet Yılmaz'ın cevabı ve maç 1-1 berabere bitmişti.

Bugün ise Fenerbahçe kadrosu için aynı veri tabanında biçilen değer 169.950.000 Euro iken Eskişehirsporumuz için 37.000.000 Euro...

Sportif başarıdan ziyade Eskişehirspor adının saha içi/dışında olumsuzluklara karıştırılmadığı ve hakem hatalarından ırak bir sezon olması dileğiyle..

Formanın içindekiler armanın kıymetini bildiği sürece paraya boyun eğmeyiz.


Alın size marka değeri

Süper lige son çıktığımız yıl, 2008-2009 sezonu..
Yıllarca hasreti çekilen günlere kavuşulmuş ve herkes kombine bilet fiyatlarının belirlenerek satışa çıkmasını merakla bekliyordu.

Kombine bilet fiyatları açıklandığında belirlenen 480 TL taraftarın büyük bir kısmı için pahalı olarak gözükse de bir kısım da zor günlerin ardından Eskişehirspor'u izlemek buna değer fikrini savunabiliyordu. Ama şöyle bir gerçek vardı ki Eskişehirspor'un 2008-2009 yılında belirlenen açık tribün kombine biletleri asgari ücretten daha pahalıydı!
(1 Temmuz 2008 itibariyle uygulanan Asgari Ücret (net) 432,97 TL)

Gösterilen tepkiler sonucunda kombine fiyatları kısa süreliğine 380 TL olarak güncellenerek satışı yapıldı ve Eskişehirspor geçmiş sezonların büyük çoğunluğunda olduğu gibi yine dolu tribünler önünde oynadı.
(2008-09 ligin sahamızdaki ilk maçı / Hacettepe - Açık tribün 25 TL) 

- 31 Mart 2011'de kabul edilen ve 14 Nisan 2011'de resmi gazetede yer alan 6222 sayılı yasanın getirdiği sert hükümlerin tribünlerde uygulanmaya başlanarak taraftarı adeta bir BBG evinde hissinde her hareketinin izlenmesi ve abzürt biçimde henüz uygulayıcılar tarafından idrak edilmemiş, oturmamış ceza sisteminin uygulanması ile
- 3 Temmuz 2011 şike süreci sonrası sorumluların yeterince cezalandırılmadığı, adaletin sağlanmadığı izlenimde devam eden süreç tribünlere ve doğal olarak da Türk Futbolu'na ağır zarar verdi.

Bu dönemlere tutkulu taraftarın stadyumda çoğunlukta olduğu son dönemler de denebilir..

Tribünün, taraftar topluluğunun hayatının her alanında etkili oluşunu bir silah, bir tehdit olarak sezinleyenlerin 6222'ye yaslanmasıyla tutkulu topluluklar stadyumlardan uzaklaştırılarak taraftarın müşterileştirmesi süreci başladı.. (Müşteri olarak gören zihniyet elbette yeni başlamıyordu fakat ilk kez bu kadar hissedilir hale gelmeye başlamıştı)

Sporda Şiddet ve Düzensizlik önlenecek diyerek münferit taraftarın kafasında ''Yaramaz insanlar, şiddeti körükleyenler, bedavacılar vs. vs. elekten geçirilip stadyumlardan uzaklaştırılacaklar'' imajı yarattılar.
Kullanılacak elek yöntemi olarak da ''Passolig'' denen banka kartını insanlara sundular.

Ben Sivas deplasmanındaki cezamı stadyuma meşale soktuğum için, stadyumda yaktığım için; yasa gereği işlediğim suçtan dolayı ''Passolig'' henüz yokken yedim. Tribündeki şiddetten, beleşçilikten, düzensizlikten rahatsız olarak bu uygulamaya olumlu bakan münferitlerin bilmediği de tam olarak budur.
Eldeki imkanlar yasalarda belirtilen suçu işleyenleri yakalamak ve cezalandırmak için yeterli iken çıkartılan bu kart birilerinin cebini doldurmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Kulüp başkanları, yöneticiler..
Bir kaç istisna dışında diretemediler,
tutkularına ölümüne bağlı bu insanlar her koşulda gelir dediler,
bedava bilet kesilir daha çok kulüpler daha fazla kazanabilir dediler,
*
istisnalar dahil sisteme ayak uydurdular,
seyirci gelirleri düştü diye ağlandılar,
belediyeler, okullar aracılığıyla bedava kartlar dağıtarak zaman zaman fiyatlarda 'damping' yaptılar..

Banka kartına ilk başlarda ücreti mukabilinde daha sonra ise bedava ve dampinglerle sahip olanların yer aldığı stadyumlarda yine de ''Şiddet ve Düzensizlik'' noktasında azalma görülmedi;

Kulüpler daha fazla para cezası ödedi,
zaten dolmayan stadyumlar bazen kısmen bazen de tamanen ceza olarak kapatıldı,
tribünde önlenmesi ve tespit edilmesi daha  kolay olan olaylar stadyum dışına taşarak takım otobüsü kurşunlanmasına kadar ulaştı..

Bunların hepsi bir araya gelince de Türk Futbolu'nun marka değeri dibe vurmaya başladı doğal olarak,
Avrupa'ya giden takımlar ve milli takım tribünlerdeki boşlukla, müşterileşmeyle de doğru orantılı ilerleyemediler.

Milli takımın kalecisine edilen küfür ve maçı terkedişinin de, son dakikalarda desteğe ihtiyaç duyulurken erken edilen prostestoların da sorumlusu futbolu yönettiğini zannedenlerdir.

Mehmet Demirkol'un da dediği gibi ''Sen adamı müşteri olarak görüyorsun o da ister istemez kendisini öyle hissediyor ve karşılığını alamayınca ıslıklıyor, yuhluyor..''

Günümüzde gelinen nokta da durumun vehametini gözler önüne sermektedir.  Dünyaca ünlü yıldız transferler müşteri memnuniyetinden ve futbolumuza yapılan kalp masajından fazlası değildir.

Son çırpınışlardaki ligimizin önemli transferler ile sadece isim reklamı yapan takım ve liglerden bir farkı kalmadığının da açıkça göstergesidir.
(Trezequet, Del Piero, Mikael Silvestre, Robert Pires ve Anelka'nın Hindistan'a, Jermain Defoe, Henry ve Beckham'ın Amerika'ya, Vagner Love ve son olarak Demba Ba'nın Çin'e gitme durumları)

Kulübümüz bazında da dik duramayan yöneticilerinin her birinin sorumlu olduğu bu süreçte mevcut yönetimdekiler de ''Müşteri memnun değil'' kanısına varmış olacaklar ki birkaç gün önce açıklanan Eskişehirspor'un açık tribün kombine fiyatı 100 TL olarak belirlendi.
Vallahi de billahi de şaka değil, 100 TL.

Geçtiğimiz hafta kulüp başkanımız Mesut Hoşcan'ın ''passoligin bize taraftar başı maliyeti yıllık 68 lira 50 kuruş'' şeklinde bir açıklaması vardı. Bu durumda kombine sahiplerinin kulübe katkısı da 31,50 TL gibi komik bir rakam oluyor.

Digitürk'ün her maçı yayınlanması, passolig falan derken en önemli gelir kaynaklarından olan bilet gelirleri dibe vurdu fakat seslerini çıkaramıyorlar.
Çünkü tüm bunların kabulünde hepsinin parmağı vardı, olmayanların temsili vardı, olsaydılar da muhtemelen aynı şekilde boyun eğerlerdi.

Kulüplerin bilançolarını göz önünde bulundurarak bankaların nakit para desteği vermediği bir ortamda ortaya çıkan passoligçi Aktifbank'a anlık sıcak para/günü kurtarmak için kulüplerin geleceklerini uzun vadeye ipotek ettiler, müşteriyi taraftara tercih ettiler.

Futbolu yönetenlerin başı çektiği süreçte Eskişehirspor'un geldiği noktayı da kombine fiyatlarına bakarak anlayabiliriz ;

2008-2009 sezonu 480 TL (Kısa süreli 380 TL)

2009-2010 sezonu 280 TL


2010-2011 sezonu 280 TL forma+atkı

2011-2012 sezonu 300 TL

2012-2013 sezonu 200 TL + Mithat Körler ''Bekle bizi Avrupa'' CD

2013-2014 sezonu 220 TL

2014-2015 sezonu 160 TL (Pasolig)

2015-2016 sezonu 100 TL

Artık sahasında 3-0 gerideyken bile taraftarın desteğiyle alınan 4-3'lük Denizlispor maçları muhtemelen olmayacak, ağır mağlup takımlar oyun içinde desteğe ihtiyaç varken (milli takım dahil) ıslıklanacak, stadyumlar maç bitmeden boşaltılacak.. Çünkü sistem böyle devam ettiği sürece stadyumlarda çoğunluk tutkulu taraftarlar değil ''Müşteri''ler olacak.

7 sene önce asgari ücret 432 TL kombine 380 TL'yken şimdi asgari ücret 1000 TL ve kombine 100 TL
Alın size futbolun marka değeri,
alın size 6222,
alın size digitürk,
alın size passolig..


6222 kurşun geçirir; ya fikirleriniz?

Dün Ankara'da görülecek davaya bakan nöbetçi hakimin duruşmayı 30 Eylül'e ertelemesi sonucu Fenerbahçe'nin üniversite oluşumu Ünifeb pasolig alacaklarını açıklayan bir bildiri geçti bugün ve konuyla ilgili tartışmalar aldı başını gitti. 

Bu durumda olan onlarca oluşum ve binlerce münferit insan olabilir, bu noktada anormallik aramıyorum, zaman uzar direnç düşer. 
(Sevdiğine ilk gün koyduğun posta ve umursamayış 1 saat, 1 gün, 1 hafta, 1 ay, 1 yıl sonra işkenceye dönebilir, direncin kırılır yazarsın, gibi.) 

''Geçtiğimiz sezon sadece ilk yarı bile tüm tribünler boş kalsa yeterdi, sisteme ilk sene vurulacak darbe çok önemli'' düşüncesiyle sevdasından ayrı kalmak pahasına o illete bulaşmayan her renkten tribüncüye elbette saygı sonsuz, eyvallah.. 

 -da 
Geçen sene direnip bu sene pasolig alan adam ''Uygulama boykot ile kalksa geçen sene kalkardı, direnç düştü tribünler doldu'' veya "dayanamadım" diyebilir, "umudum kalmadı ve aldım" diyebilir hatta en yalın haliyle ''Transferler efsane, stadyum yeni'' der anlarım da; 
"Herkes aldı bir biz kaldık" nedir? Böyle savunma mı olur amk? 

O halde sana göre doğru kavramı senin kafandakilerin ve davranışlarının çevre tarafından olumlu karşılanması halidir. 

Senin düşüncen, senin davranışların yalnız kalmışsa kendini kalabalığın doğrularına teslim ediyorsun demektir. 

Süslü cümlelerle ''6222 kurşun geçirir'' diyorsun tamam ama senin fikirlerine de ateş etmişler farkında değilsin. 

Fikirleriniz kurşun geçirmediği zaman ele avuca gelir bir tribün kültür düzeyine gelirsiniz, kartlarınız hayırlı ve her daim açık olsun. 

5 kişi de kalsak / #passoligboykot

Rötarfanis Gekas

Evet istediklerim oluyor, olmuyor değil;
Sıkıntı şu ki bir kaç yıllık rötarlar var.

Evet Gekas'ı deliler gibi bu takımda görmek istiyordum; 2 yıl kadar önce.

Şu an gönlüm taraftar, sense Gekas. 
2 yıl sonra çok su götürür bu transfer gülüm.

Futbol dili, taraftar gözüyle bu kadar. 

Az biraz da açıköğretim iktisat var nacizane;
Marjinal fayda gülüm.


Delikanlı ibne(!)ler..

Alt tarafı insan olmak kadar basit bir vazife verilmiş onu da ne derece uyguladığımız tartışılır, kalkmış onun bunun tercihlerini sorguluyoruz.

Herkesin bir mutlu oluş şekli var ve onlar da o şekil mutlu. Senin hak ve özgürlüklerini kısıtlamadığı sürece sanane, banane?

Amk dünyasında mutlu olmanın milyon tane yolu var ve onlar da bu yola girmiş; Sen yoluna taş koyma yeter.

Mutlu olduğun zamanlarda başkasının ne dediğini umursamazsan mutlusundur;
Eğer mahalle baskısı seni mutluluktan saptırıyorsa "ister homo ol, istersen aşık" bok gibi bir dünyan var sifonu çek zaten.

Özgürlük denen şey de sadece savaşta tutsak olanlara özgü değil; Normal hayatın içinde tutsak yaşayana da fazlasıyla gerek..


Ben böyleyim diyen rengini belli eden ibne(!)ler mi yoksa dakikası dakikasını tutmayan, sürekli kıvıran insanlar mı delikanlı tartışılır.

Ballı neslin balsız bedevileri..

Ballı bir nesiliz..

2. Lig B, Türk Telekom LigA (Bank Asya) play-off'lar finaller derken Süper Lig'e ulaşan, UEFA Avrupa Ligi'nde mücadele etmeye kadar yükselen ballı bir nesil.

Yersek 2. Lig B serüvenin sil baştan devam edeceği son penaltı atışını kalecimiz Hakan Olgun'un ayağıyla kurtarması ve ardından atılan penaltı ile eşitlenmesiyle kazandığımız günden Marsilya ile eşleştiğimiz UEFA Avrupa Ligi arasında sadece 6 yıl 2 ay 15 gün var..


Mayıs 2006

Ağustos 2012

Merdivenlerin birer birer çıkıldığı, yorulup duraksamayla oluşan zaman kaybını pek fazla yaşamayan dinç bir nesil..

Eskişehirspor'la Ankara Cebeci İnönü Stadyumu'ndan önce ASAŞ Stadı'ndaki liderlik çekişmeleri ve sonrasındaki play-off macerası ile tanışmaya başlayanlar şaşalı dönem sonrası Eskişehirspor tarihinin en ballı neslidir.

302'lerin sıra sıra stadyumun yanında dizildiği, gidilen stadyumlardaki biletlerin belediye otobüs biletlerini andırdığı, turnikelerde 1e 3-4-5'in bile yapılabildiği ballı nesil..

O dönemde play-off'lara aşırı gidişlerle önüne geçilemeyen mevzulardan mütevellit Ankara yolunda hiç bir tesiste durdurulmayan, açık bayilerin kepenk indirdiği ve Pamukova civarında camsız geri dönüşleri tadan yeni nesil..

O dönemde stadyuma yeni yeni ayak basanların deplasmanlarda aldığı tadı, play-offlardaki kenetlenmeyi ve inançlı orduyu görüp de bu takımın peşinden düşmüş olabilme ihtimaline iddaada 1e 1965 falan verirlerdi zaten.

Tutunduğumuz yüksekten ellerimiz ile sıkı sıkıya bağlı bizler, paso maso zımbırtısıyla parmaklarımızın üzerinde zıplamalarıyla düşürülmeye çalışılsak bile..
Düşmeyeceğiz!

O günler yükselişti, her şey istenildiği gibi gidiyordu.

Spor gazetelerinin ilk sayfalarında, takımını yere göğe sığdıramayanların alt liglerdeki şampiyonluğuna 2 satır yeri konduramayan bir düzeni alt üst etmeyi dilinden düşürmeyen nesil..

''Biz de özleik biz de
Sami Yen'de Kadıköy'de
İstanbul p.çlerine
Saldırmak emanetle!''

''Silah çekildi, taşlar atıldı, gökyüzünden kafamıza saksılar yağdı
P.ç basın çıktı, bizi suçladı, Eskişehir taraftarı hep yalnız kaldı!''

Düzeni alt üst etmenin, dillerden düşmeyen şampiyonluk şarkılarının ülkenin en tepesindeki liginin en tepesine çıkılarak da söylendiği günleri görmenin yolu en tepe lige çıkmaktan geçiyordu.

2007-2008 sezonunda 3. bitirdiğimiz ligde kalınan Play-offlar İstanbul'dan, İnönü Stadyumu'ndan geçiyordu.

İlk maçta, Diyarbakır nefes nefese geçen penaltılarla saf dışı bırakılmış finalde ise Bolu gelmişti.

Düzene çomak sokacağını inanan bir takımın taraftarlarının takımlarına layık gördüğü, yıllarca uzak kaldığı yuvası olan en üst lige çıkmak için sadece bir maç kalmıştı..

Coşkuyu anlatmaya gerek yok, o güne ait fotoğraflara bakmak yeterli.


Konumuz bu ballı neslin balsız bedevileri..

Diyarbakır maçındaki penaltılarda en kuvvetli şekilde nefesini harcayanlar ordusu kısa sürede dinlenmiş ve yuvaya dönüşün son maçı için evlerinden çıkmışlardı.

Herkes otobüslere binmiş Hasan Polatkan Migros önünde bin civarı bedevi..

Şehirde otobüs kalmamış o yüzden orada kalmıştık, denk getirildiği takdirde siyasi bir partinin civar ildeki mitingi için giden otobüslerin camlarını indirmek gerilen sinirlerimize iyi gelecek olsa da bunun için zamanımızı harcama lüksümüz yoktu. Yuvaya dönüşe yerinde şahit olmaya saatler kalmıştı. 

Önce istasyona gittik yakın arkadaşlarla. Trene bilet kalmamış olsa bile kaçak biner, gerekli cezayı öderiz. (Cepte o kadar para da yok, kimsede..) Riskleri göze almamıza rağmen bizi İstanbul'a yetiştirecek tren o saat aralığında yoktu..

Koşturduk çevre yoluna, Yunus Emre Kampüsü civarına.. 

Geçen arabalara el ediyoruz, üstümüzde formalarla niyetimiz belli..

Sonra bir araba yanaşıyor yanımıza ''Oldu lan!'' diyoruz. Ama bakıyoruz arabada 3-4 kişi, sağ öndeki cam açılıyor ve ''Bizim işimiz çıktı gidemiyoruz, alın bu biletleri gidebilirseniz siz kullanın.''. Harbiden, gitmek için çabalıyorduk ama elimizde henüz biletimiz bile yoktu? Olsun, oraya gidince her türlü girerdik ama şimdi elimizde bilet de vardı, hem de hepimize yetecek kadar..

Saatler oldu duran yok, umutlar tükendi. 

Stadyumda bilet bulunmadığı, karaborsa yapanların patates edildiği haberleri elimizde biletlerle mal gibi kalışımızın sinir katsayısını arttırıyordu,
Kodumun çevre yolunda bir Allah'ın kulu İstanbul'a götürmedi bizi..

Çaresiz döndük, şehirdeki atmosferi görürüz en azından diyerek avundurduk birbirimizi. 

Adalar Porsuk'ta kurulan dev ekran önünde attık sevinç çığlıklarını. Sonrasını da Allah çarpsın hatırlamıyorum...

Ellerinde biletle şehirde, elleri biletsiz stadyum dışında kalanlar..
Ballı neslin balsız bedevileriydik, 
7 yıl önce dün..

''Mülakat''larla büyüyen çocuklar..

Geçen sene bu saatler, 
Uykuda uyuyamayışlar, parkta sızışlar, öncesindeki hengamenin geçmişi epey olmuş, bir düğün varmışcasına yapılan hazırlıklar..

Geçen sene bugün,
Yola çıkışlar, konvoy yapışlar, durumu sorgulayana karşı çıkışlar, raporlar, izinler ve istifalar..

Görünen;
Bir ''Kupa'' uğruna.. 

Ama zaten sadece gösterdiğimiz kadarını bilebilirler değil mi? 
Sahiden, 
Biz mi bu kadar beceriksiziz bu gösterişte, bizden olmayanlar mı salak?

Bir ''Kupa'' uğruna Konya'ya giden on binler.. 
Hass*ktirin ordan..

******

Hayat fena halde futbola benzer lafını ayyuka çıkaran zat-ı muhtereme teessüf ediyorum; Kendisi bulmasaydı eğer bizden de dökülürdü bu kelimeler. Yağmurun yağdığı yerde toprak olmasıyla oluşan çamur kadar olağan bir şey yani. 

Şimdi neresinden başlamalı bilmiyorum, saat 04:48 ve hoca efendi saba makamında seslendiriyor ezanı. 

Dün 26'ya ayak bastım, yıllardır beklediğim yaş, plakaya ulaştık.
Plaka takıntısı had safhada. Telefon numaralarımın sonu, tc kimlik numaramın sonu, faturaların olmadık yerlerindeki o iki rakamın yan yana gelişleri falan küçük küçük birer kupalardır benim için. 

Hatta ''E.A. 26 yaşında hayatını kaybetti'' cümlesi bile bir lütuf Allah sizi inandırsın.

Neyse mevzuya girelim inceden..

Hikayelerle Büyüyen Çocuk olarak yola çıkmıştık geçen yıl ''Kupa''ya uzanmaya;
Konya'ya gitmiştik, umutlu ve heyecanlı, 

Mülakatlarla Büyüyen Çocuk olarak yola çıktım 2013 Eylül'de ''İş''e uzanmaya; 
Kayseri'ye gitmiştim, umutlu ve heyecanlı.

Lig konumuna göre hak kazanmıştı kupaya katılmaya takımım,
KPSS'de baraj puanlarını geçerek hak kazanmıştım iş başvurularına. 

Takımım rakiplerini eleyerek tırmanırken kupaya doğru,
Ben de puanımla eliyor rakiplerimi ve listeye giriyordum. 

Finaldi bu.. 

Önce yollara düşülüyor;
Taraftar: ölçülerini alıyor stadın, ''Nereye ne asılacak?'' ve ''Kaç metre olacak?''
İş arayan: ikametini aldırmak, kuralına uygun bir ''İşçi'' statüsünde olmak adına iş gücünün olduğu şehirde son pürüzleri gideriyor.

Satışa çıkan biletler için gece gişede sabahlayan taraftar,
Teslim edilecek evraklar için otobüste, garda sabahlayan bir iş arayan.

Bilet alınıyor, evraklar teslim ediliyor ve bekleniyor final günü..

Öyle boş boş beklemek olmaz, hazırlanmak gerek!

Taraftar pankart boyar, çeşitli organizasyonlar düşünürken,
İş arayan ise veriyor kendini mesleki bilgiye.. 

İkisinin de amacı aynı ''Çalışmadan kazanmak olmaz!''

Derken final günü geliyor.. 
Rakipten daha çok çalışanın kazanmaya yakın olduğu (YA DA OLMASI GEREKTİĞİ) final.

Taraftar binbir zorlukla turnikeye, 20 civarında adamın mücadele edeceği sahaya,
İş arayan ise masaya oturmuş 4-5 kişilik komisyonun bulunduğu odaya ulaşmayı bekliyor..

Taraftar destekliyor takımını,
İş arayan cevaplıyor sorulanları, 

Sahada hakemler zorlarken tarafın/taraftarın sabır sınırlarını, 
Odada komisyon üyeleri yükleniyor iş arayana..

Hakemin ilk yarı düdüğü sahadaki sonucu taraftara,
Komisyonun sınav sonu ''Çıkabilirsiniz'' lafı ise iş arayana sonucun yalnızca %50'sini gösteriyor.

Takım ilk yarı galipmiş/mağlupmuş ya da berabere bitmiş,
Soruların hepsini bildim/bilemedim ya da birazını bildim..

Mağlupken kazanılabileceği gibi, 
Her şeyi bildiğin halde de kaybedilebilir. 

Başlayan ikinci yarının son düdüğüyle Eskişehirspor,
2013'ün sonu 2014'ün başında açıklanan sonuçla ben kaybettim, o günlük..

-

Konya Mayıs-2014'te ''Şaaampiyon'' diye haykıran taraftarı, ''Canın sağolsun, hayırlısı olsun..'' diyen ailesi tesilli etmemiş miydi? 
Etmişti..

Daha önceki sene yarı finalde verilmeyen gole ve sonrasında kaybedilen finale üzülen taraftarın, asil listeye girip de saçma sapan bir sıraya atıldığında hakkı yenmemiş miydi?
Yenmişti.. 

Birinde hakemler, futbolun baronları, 
Birinde ise emmiler dayılar, ceketli kravatlı..
Bunların birleşim kümesine bir ad verelim : ''Emek Hırsızları''..

Mevzu kupa değil abiler.
Gördüğünüz kupanın sapı,
Görmediğiniz o kupa içinde heba olan uğraşlar..

Mevzu, taraftarın boyadığı kumaşı kirli oyunlarla lekemeleri, 
Mevzu, bu mülakatların adaletsizliği..


Mevzu tüm bunlara rağmen kupayı almak, işe girmek, aşık olmak, mutlu olmak, sağlıklı yaşamak..
Mevzu ''Hak Ettiğini Almak!''

2 gün önce yeni bir mülakata girdik,
Ve unutmasınlar ki 
''Biz sadece o günlük kaybettik.''

Ve unutmasınlar ki 
''Kazananlarımız var!''



Anadolu'nun Son Kalesi!

Amigo Orhan

No Pyro No Party!

Yağmurda Çamurda

problem?

Seni Bizim Kadar...

Kuralları S*ktir Et!

Maziyi Savura Savura..

Her Zaman, Her Yerde !

Seninleyiz

Bir Defa Değil Bin Defa !

Aşk Siyah Kırmızı

Anti Bizans

Kaldırım Tribünü!

Tapmadık Asla..